|
RUZGAR MEMET
RÜZGAR MEHMET KLORMATİK GÖZLÜĞÜNÜN ALTINDA BİR ÇİFT BERRAK GÖZ ANLATIRKEN GENÇLİĞİNİ MERSİN TÜRKMEN OTELİNİ BAŞ AHÇI OLDĞU GÜNLERİNİ KULLANIRKEN İKİ ELİNİ SOHBET ESNASIN DA ÇAKMAK ÇAKMAK OLUYOR GÖZLERİ GENÇLİĞİNDE BELLİ Kİ OTÖR OLMUŞ AHÇILIKTA MUTFAĞIMA YAZARDIM;
HATA YAPMA ÖZÜR DİLEME; DİYE HELE BİR SOR Kİ NİYE PRENSİP SAHİBİYİM DİYOR İŞİMİ EN İYİ YAPAR MUTFAKTA YENİ MÖNÜ OLUŞTURURDUM BİLİNMEYEN YEMEKLER YAPAR KESİLMİŞ KUZUYU SÜSLEYEREK GEÇİRDİM YEMEK SALONUNDA SERVİS ARACI ÜZERİNDE DİMDİK AYAKTA MERSİN TÜRKMEN OTELİNİN MÜŞTERİLERİ HAYRANLIK VE HATTA ŞAŞKINLIK BAKIŞLARI ARASINDA HAYRANLIKLA DİNLEDİK ÇİNO MEHMET VE BEN RÜZGAR MEHMET NAMLI MEHMET YILDIRIMI YILDIRIM ALİBEG AMCANIN CENAZE HAZIRLIĞI ESNASINDA
ALİ TAŞOĞLU TAVLA, 11 MART 2007
EVLAT OLMAK
Biz çocuklar, her zaman anne-baba olmanın dünyanın en zor işi olduğunu duyarak büyüdük. Anne-babanın mesaisi yok, emekliliği yok, karşılıksız severler, uykusuz geceler, harcadıkları emeğin tarifi mümkün değil, aynı zamanda da maddi olarak karşılığı yok vs. vs.
Peki ya evlat olmak?
Hayatını çocuğuna göre değiştirmeye karar vermiş (mi?) bir anne-babanın (toplumun beklentisi ve etkisiyle) evladının da hayatını kendi beklentisine veya isteklerine göre değiştirmesini talep etmesi, baskılaması, duygu sömürüsü, kimi zaman da tehdit ederek anne-babalığının bütün gücünü kullanması nasıl açıklanabilir?
Haydi, çocukken yani ihtiyacı varken yedirirsin, içirirsin, giydirirsin ve onun adına kararlar alırsın.
Ama zamanla buna alışırsın ve hep bu evladın hayatıyla ilgili kararları almaya devam etmek istersin.
Aslında çocuklarımızla ilişkimizde, kendi evlat rolümüzün ne kadar belirleyici olduğuna zaman zaman değinmiştim. Yani kendi anne-babalarımız, bizim onları ve kendimizi algılayışımız, bugünkü anne-babalık rollerimizin temellerini oluşturmaktadır.
Çocuklarımızdan beklentilerimize şöyle bir bakacak olursak; bu beklentilerin, kendi çocukluğumuz ve kendi anne-babalarımızdan kısaca kendi hikâyemizden hiç de bağımsız olmadığını görürüz.
Kültürümüzde,ben yaşamadım, çocuğum yaşasın ya da ben yaşadım, çocuğum yaşamasın ikilemi ne kadar hâkim değil mi?
Benim hiç pırıltılı oyuncaklarım olmadı, bari onun olsun Ben okuyamadım, o okusun Ailem çok otoriterdi, ben olmayacağım Benim gibi içedönük olmasın, kendini ifade etsin Ezilmesin Benim gibi çabuk olsun Benim gibi cesur olsun Benim gibi istemediği mesleği seçmek zorunda kalmasın, sanatçı olsun, sporcu olsun, o olsun bu olsun
Pratikte bu cümleler ben ile başlamaz. Ben cümlenin içinde gizli özne bile değildir ama vardır. Cümleler genelde çocuğum ile başlar. Aslında cümlenin Ben ile başladığının anne-baba da çok farkında değildir.
Ancak çoğunlukla anne-babaların sorun diye tanımladıkları davranış biçimlerinde ya da beklentilerinde kendi açmazları saklıdır.
Anne-babaların elbette çocuklarıyla ilgili beklentileri olacaktır ve elbette sorunlar yaşanacaktır. Bu da son derce sağlıklıdır. Ama anne-baba, beklentilerini gözden geçirmek ve gerçekçi olmak zorundadır. Bu beklentiler öncelikle ebeveynin ihtiyacını karşılıyorsa, ortada bir problem var demektir. İşte bu noktada çok önemli bir ayrıntı, gözden kaçmaktadır:
ÇOCUĞUN İHTİYACI
ACABA O, ANNE-BABASININ İSTEDİKLERİNİ NE KADAR İSTİYOR YA DA NE KADARINI YAPMAYA GÜCÜ YETER?
Anne-babaların beklentilerinin ve çocukları için yaşları büyüse de ısrarla almaya devam ettikleri kararların, zamanla çocuk için nasıl bir basınç oluşturduğunu ve onların bu basınç altında nasıl da ezildiklerini tahmin etmek güç değil.
Sevgili anne-babalar, önümüzdeki günlerde çocuğunuzla ilgili beklentilerinizi bir not kâğıdına sıralasanız ve vakit buldukça bunların kimin ihtiyacı olduğuna bakabilseniz diyorum. Hangileri çocuğunuzun gerçeği ile örtüşüyor? Hangileri aslında ben ile başlayan beklentiler? Hatta biraz daha vaktiniz olursa sizin anne-babalarınızın sizden beklediklerini de sıralayın. Hangileri sizin gerçeğiniz ile örtüşüyor? Hangileri aslında onların ihtiyaçları?
Belki o zaman evlat olmak ve anne-baba olmak kavramları üzerinden yeni bir anne-baba rolü yaratma yolunda önemli bir adım atmış olursunuz.
Ne dersiniz?
Sizin diye bildiğiniz evlatlar gerçekte sizlerin değildirler
Onlar kendilerini özleyen Hayatın oğulları ve kızlarıdırlar
Sizler aracılığı ile dünyaya gelmişlerdir ama sizin değildirler
Sizlerin yanındadırlar ama sizlerin malı değildirler
Onlara sevginizi verebilirsiniz ama düşüncelerinizi asla
Çünkü onların canları geleceğin sarayında oturur ve sizler
Düşlerinizde bile orayı ziyaret edemezsiniz
Kendinizi onlara benzetmeye çalışabilirsiniz ama onları
Kendinize benzetmeye kalkmayın hiç
Çünkü hayat ne geriye gider, ne de geçmişle ilgilenir
Sizler, evlatların birer canlı ok gibi fırlatıldıkları yaylarsınız
Yayı geren, sonsuza açılan yolda kendine bir hedef edinmiştir ve
Oklarını en uzağa eriştirebilmek için kendi gücüyle sizleri gerer
Yay, gerenin elinde seve seve bükülür
Çünkü oku atan o güç, uzaklaşan okları sevdiği kadar
Elindeki sağlam yayı da sever. Halil CİBRAN
Sevgiyle kalın
Psikolog Ebru Yılmaz
ADI UNUTULMUŞ ÇİÇEKLER
Tanıdığınız dikenli bir bitki vardır görünen yamaçlarda
Uzaktasınız, iyi göremiyor olabilirsiniz!
Keven de olabilir, gelişmemiş bir kenger de!
Ama ne fark eder ki,
İkisinden biri olduğunu bildiğiniz,
Yani tanıdığınız dikenli bir bitki
Ama mevsimidir, çiçek yüklü olduğunu bilirsiniz.
Ve ürün vereceğinide.
Dahası, işçi bal arılarının üzerine konacağınıda bilirsiniz
Yolunuza devam edersiniz.
Belki bir hayal alemindesiniz,
Belkide yaşadığınızın farkında.
Bir an, bir vadiye daldığınızı anlarsınız,
Üstünüzde fırtınalara gebe bir yağmur bulutu
Ve üzerinize yıkılacağını zannettiğiniz " Binboğa'nın kapı kayaları"
Belki bir belirsizliğe gittiğiniz hissine kapılabilirsiniz o anda.
aa o da ne?
Bir çok çiçek görürsünüz, hemen yanı başınızda
Sümbül mü desem, nevroz mu?
Ya da bilipte adını çıkaramadığınız çiçekler.
Belkide yaylanızda “yıldız” gibi açan "adı unutulmuş çiçekler"
Ve hatırlarsınız ki,
Bu bahar siz attınız tohumunu oraya bu çiçeklerin
Artık bilirsiniz.
O çiçekler dönüş yolculuğunuzun gülüdür.
Ne fırtınalı bulutlar ürperti verir size,
Ne de üstünüze geldiğini zannettiğiniz kayalar.
Toprağın kokusunu hissettirir o çiçekler size
Ve doğanın cömertliğini.
Obur yaratıkların yok etmeye çalıştığı filizlerin yeşerdiğini görürsünüz.
Artık mutlusunuzdur;
Çünkü her biri bir yerde olsada,
Çiçeklerinizin kökünün toprakta olduğunun farkındasınız.
Ve birini yel alıp götürsede,
Bir yerlerde açacağını "umut etmez" bilirsiniz.
Açıklama:
Umut kelimesi boş yere türetilmemiştir,
Ama umudu yaşam biçimi halinden kurtarmak için,
Bir tohumda siz atmalısınız toprağa,
18 Eylül 2005
Yusuf Bülbül
UMRUMDA DEGIL
DAGLARIN RÜZGARI ESSE YÜZÜME.
TAVLANIN KOKUSU GIRSE IÇIME.
O DOSTUN SON KEZ SELAMI GELSE.
UMRUMDA DEGIL ÖLSEMDE BILE.
ÇIKIP YÜCESINDE KEKLIK AVLASAM.
SOGUK SULARINDAN BIR AVUÇ ALSAM.
YORULMADAN GEZIP DOLASSAM.
UMRUMDA DEGIL ÖLSEMDE BILE.
KÖZDE ÇAYINA HASRETIM.
ÇAYIRINDA AT BINSEYDIM.
YAYLAM DUMANLIYI SON KEZ GÖRSEYDIM.
UMRUMDA DEGIL ÖLSEMDE BILE
ASLAN YILDIZ
DUMANLI YAYLAM
Başın dumanlı, küskünsün, dumanlı yaylam
Şafakta katırların nal sesleriyle uyandırdık, uykundan
Kestik tüm ormanını birer birer, yeşilini yok ettik
Çırılçıplak ürüyan bıraktık seni,Binboğada yalınız
Utandırdık ele güne karşı üzgün ve mahçup dumanlı yaylam
Kim bilir ne yiğitler eşkıyalar gezdi obalarında
Kimbilir ne aşklara ne sevdalara tanık oldun
Aşikar etmedin, hiç kimsenin sırlarını
Yüzüne vurmadın, hiç kimsenin ayıbını
Sırdaşım olmuştun, dumanlı yaylam
İlkbaharda kuzu sesi çocuk sesleriyle şenlenirdi oban
Atlar,kısraklar, cirit atardı yeşil çayırlarında
Koyunlar kaval sesleriyle, su içerdi pınarlarında
Gelinler,güzel kızlar bez bağlardı çalılarına
Ziyaret eylemiştik seni,dumanlı yaylam
Binboğaya kafa tutardın güzelliğinle
Subatana tepeden bakardın başı dik ve mağrur
Hep kıskandı diğer yaylalar seni
Suyun bol, rengarenk çiçeklerle bezenirdi oban
Kıymetini bilemedik, dumanlı yaylam
Bahar gelince göç ederdik yurduna
Saray olurdu taştan,topraktan evlerin
Ateşler yakardık, geceyi aydınlatırcasına
Etrafında halay çekip türkü söylerdi kadın,erkek
Bizimle güler eğlenirdin, dumanlı yaylam
Sonra birer birer göç eyledik diyarından
Tek başına yapa yalnız kaldın,Binboğada
Uçup gittiler kuşlar, kartallar,akbabalar
Küsüp gittiler kayadan,kayaya seken ceylanların
Geri gelmez oldular, dumanlı yaylam
ilirim kızgınsın isyan edersin insanoğluna
Onun için kıt eyledin pınarlarında soğuk sularını
Şelalelrinde sesler gemez oldu,kuş sesleri yok artık
Çocuk sesleriyle karışan, kuzu sesleri yok artık
Kolların açmış bizi beklersin, dumanlı yaylam
Niyazi Ok
E mail:noziuk@yahoo.co.uk
GURBET
ACI BİR RÜZĞAR GELDİ. TAVLADAN ESTİ GEÇTİ.
DÜŞÜRDÜĞÜ YERİN ADI.KÖR OLASI ZALIM GURBET.
HAYAL OLDU UMUTLARIM. VİRAN OLDU EVİM BARKIM.
EŞE DOSTA HASRET KOYDUN. KÖR OLASI ZALIM GURBET.
ZALIM GURBET HAİN GERBET. BİZİ BİZDEN EDEN GURBET.
ASLAN YILDIZ BUNU SÖYLER DAYANIRMI BUNA YÜREK.
SARI ÇİÇEK DALLANMIŞ BOY VERDİKÇE SALLANMIŞ.
DUMANLIYA BAHAR GELMİŞ VAY KÖR OLASI ZALIM GURBET.
TAVLALIYA GURBET ZORMUŞ.UMUTLARI ORDA İMİŞ.
DUMANLIDA GÖZDE TÜTMÜŞ. KÖR OLASI ZALIM GURBET
SAYGILARIMLA. ……. ASLAN YILDIZ
Topraga Dusenin Sirri
Sevdami Beroj onunde
Bayrak actim, cadir kurdum
Senin icin ben cok yandim
Ve bir ordum muradima erdim.
Yare Naze, neredesin
Ben Akdemir yolunda
Eski pusku bir taksi
Ben azrail kolunda
Dogdugum topraklara
Koyun otlattigim yaylalara
Koyumu ilk goren yokusa
Korna calarakmi gelecektim?
Ve yasam mucadelesinde
Bin bir zorluk icinde
Dilini bilmedigim bir sehirde
Kirkimin verilecegini nereden bilirdim
Aslina bakarsan ben
Hayran oldugum ocakta
.....Eylul aksaminda
Hakka revan oldum.(Bir butun oldum)
ALI TASOGLU
19 Ekim 1999
SENOBA
Topraga Dusenin Sirri
Sevdami Beroj onunde
Bayrak actim, cadir kurdum
Senin icin ben cok yandim
Ve bir ordum muradima erdim.
Yare Naze, neredesin
Ben Akdemir yolunda
Eski pusku bir taksi
Ben azrail kolunda
Dogdugum topraklara
Koyun otlattigim yaylalara
Koyumu ilk goren yokusa
Korna calarakmi gelecektim?
Ve yasam mucadelesinde
Bin bir zorluk icinde
Dilini bilmedigim bir sehirde
Kirkimin verilecegini nereden bilirdim
Aslina bakarsan ben
Hayran oldugum ocakta
.....Eylul aksaminda
Hakka revan oldum.(Bir butun oldum)
ALI TASOGLU
19 Ekim 1999
SENOBA
TAVLADA İLKBAHAR
Uykudan uyanıp, elbiselerini giyip dışarı çıktığında üstü açık ağılda bulunan kuzular Hüseyin'i görünce melemeye başladılar, kendi kendine anneniz ben miyim ki meleşiyorsunuz diye söylendi. Sorduğu soruyu yine kendisi cevaplandırdı; öyle ya kırlara götürüp karnınızı ben doyuracağım, annenizin görevini ben yapmış olacağım, melemekte haklısınız diye söylendi.
Hüseyin beş yaşındaydı, ilk kez tek başına kuzuları yaylıma götürüyordu, aslında bu durum onun heyecanlanmasını gerektirirdi ama onda heyecan belirtisi olmadığı gibi, görevinin ehli bir yetişkin gibi elini yüzünü yıkıyorken annesine azığını hazırlamasını söylüyordu. Annesi/Base kahvaltısını yedirip, yoğurt ve ekmekten ibaret olan azığını beline bağladıktan sonra ağıldan kuzuları çıkarıp Hüseyinin önüne kattı.
Evleri köyün dışında Çingılık denen mevkideydi, yetişkin bir insan köyden evlerine otuz dakikada ulaşabilirdi. Köylülerin mera bekçisi tutarak korudukları ve haziran ayının başlarında topluca konaklayacakları yayla evleri Hüseyin'in evlerine daha yakındı. esasen Hüseyin'in kuzuları otlatacağı yer korunan bölgeydi ama mera bekçisi kuzular için bir şey söylemezdi; çünkü henüz süt emmekte olan kuzular korulu bölgeye fazla zarar veremezlerdi.
Belindeki azığını elleriyle kontrol ettikten sonra elindeki söğüt çubuğuyla kuzuları yaylaya doğru sürmeye başladı. Kuzuları otlatacağı dere yatakları, küçük düzlükler ve tepeler Hüseyin'in bildiği yerlerdi, abisi ve ablalarıyla birçok kez oralara koyun ve kuzu otlatmaya gitmişlerdi. On dakikalık bir yürüyüşten sonra korulu bölgenin başlangıcına ulaştı, kuzuları yeşil çimenlere salarak onları izlemeye başladı. Her taraf yeşil çimenlerle kaplı olduğu halde, kuzular birkaç çimen ve çiçek yedikten sonra etrafa dağılıp yamaçlara doğru gidiyorlardı. Her dağılmadan sonra Hüseyin onları bir araya topluyordu ama kuzular tekrar dağılıyordu. Epeyce yorulmuştu. Bir ara, bir evlerine baktı birde yaylanın devamında bulunan ve takriben dört kere bin metre uzaklıkta olan Binboğa dağına baktı. Binboğa dağını çok seyretmişti. Geçen yaz amcasının oğlu Ali ile beraber harman yerinde yatarlarken seyretmişlerdi Binboğa dağını. Sanki evrenin bütün yıldızları Binboğanın başına birikmişlerdi. yıldız çokluğundan dolayı terazi yıldız takımını diğerlerinden zor ayırt etmişlerdi , Ali ile birlikte her biri kendisine ait birerde yıldız seçmişlerdi. Birde bu kış seyrettiği geldi aklına, fırtınalı bir günde evlerinin camından izlemişti binboğa dağını, bulutlar zirvede dans ediyordu sanki ama hiç korkmamıştı kaldı ki şimdi kışta değildi. İleri ki yıllarda zirve dahil her tarafı karış karış gezecekti Ama o şimdi bunun bilincinde değildi veya öyle düşünmesini gerektirecek bir durum yoktu.
Dağın zirvesine gidecek haliniz yok ya gidin gidebileceğiniz kadar; çünkü bende acıktım dedi kuzulara. Azığını belinden çözdü, çimenlerin üzerine açtı. Oturup yemeğini yedikten sonra oracıkta uyuya kaldı. Uyandığında gün öğleyi bir saat kadar geçmişti. Kuzular etrafında yoktu. Evden tarafa baktı yoktular, sağda ve soldaki dik yamaçlara baktı orada da yoktular, Binboğa tarafına yöneldi, işte oradaydılar, epeyce uzakta bir tepede, tepeyi aşmak üzereydiler. İlk kez o tepeye ve arkasına gidecekti. Hızlı adımlarla kuzulara doğru yürümeye başladı, bazen de koşuyordu. Tepeye vardığında kuzular tepeyi aşıp öbür tarafa gitmişlerdi. Tepe altı kere elli metre uzunluğundaydı, hemen arkasındadırlar, şimdi gider getiririm diyerek yürümeye devam etti.
Tepenin bitimine geldiğinde bir an durdu, yerinden kımıldamıyordu, nefes alış verişi bilinen en düşük seviyede olmalıydı, tek bir adım dahi atmıyordu, güneş öğle üstünün en parlak halindeydi ama Hüseyin güneşin parlaklığını hissetmiyordu yada bakmıyordu, bütün haşmetiyle gözlerinin önünde binboğa dağı vardı ama Hüseyin onu da görmüyordu veya bakamıyordu, zaman durmuştu sanki, bir tek kalbinin atışlarını hissedebiliyordu. Gördüğü yada duyduğu hiçbir yere benzemiyordu burası, burası başka bir dünya diye düşündü. Önünde uzanan düzlüğün görünen her tarafı çiçeklerle bezenmişti, hiçbir çimenlik veya toprak görünmüyordu, düzlüğün ortasındaki çeşmenin sadece oluğundan akan suyu görünüyordu, insanın bildiği ne kadar renk varsa çiçeklerde mevcuttu; kırmızı, sarı, yeşilin değişik tonları, mor ve en çokta beyaz vardı. Çiçekler düzlüğün her iki tarafında yükselen yamaçları da kaplamıştı, kuzular çiçeklerin içinde birer melek gibiydiler, sadece sırtları görünüyordu, yan yana olan kuzu hiç yoktu,belki ki onlarda bu muhteşem güzelliğe kapılmışlar diye düşündü. Hüseyin gelince sözleşmiş gibi hepsi başını kaldırıp bir müddet ona baktıktan sonra çiçeklerin arasında bulunan çimenleri yemeye devam ettiler. Kuzuların doğal davranışından mı? Yoksa manzarayı yeterince algıladığından mıdır? bilinmez ama Hüseyin kendini biraz toparlamıştı, Binboğanın yükselmeye başladığı sıfır noktasından itibaren zirveye kadar yükselen bütün bölümlerini gözden geçirdikten sonra bir an için tüm Binboğaya hükmettiği duygusuna kapıldı, ama bu duygudan da çabucak sıyrılmasını bildi; birde gökyüzüne baktı, güneşin aydınlattığı ve görebildiği kadarıyla gökyüzünü inceledikten sonra gitme vaktinin geldiğini düşündü, yürümeye başlayacağı sırada bir an için çiçeklere basmaya kıyamadığının farkına vardı ama kuzuları toplayıp eve götürmesi gerektiğinin bilincindeydi, çiçeklere basmamaya özen gösterip yavaşça yürüyerek pınarın yanına geldi, pınardan su içtikten sonra yanı başına oturdu, bütün kuzular kendiliğinden toplanıp pınarın başına gelip su içtiler, Hüseyin bir müddet daha çiçekleri izledikten sonra kuzuları eve doğru sürmeye başladı. Eve geldiğinde saat beş yada altı sularıydı, abisi Mehmet ve ablası Hanım karşıladılar, bir müddet Hüseyin'i sevdikten sonra kuzuları ağılın içine götürdüler.
Bu mevsimde çoğu zaman açık olan evin kapısına geldiğinde dönüp Binboğa ya tekrar baktı, kim bilir sende ne dünyalar gizlidir günü geldiğinde hepsini de görmeye geleceğim diye düşünüp açık olan ev kapısından içeri girdi.
01.05.2005
YUSUF BULBUL
Başlık Buraya Gelecek
Bu bölüme, kendi belirlediginiz konuyla ilgili bir yazı girin.
|